Eski ‘Çözüme’ yeni ‘Süreç’

 

“…gelsin TBMM’de Dem Parti grup toplantısında konuşsun, …umut hakkının kullanımı… ardına kadar açılsın.”

Bizim gibi faniler için böyle bir sözü telaffuz etmenin ‘yatarı’ sır değil. Barış Akademisyenlerinin başlarına gelenler malum.

‘Terörist başı’, ‘bebek katili’, ‘İmralı canisi’nden, ‘teknik bir gerçeklik’ olarak ‘PKK’nın kurucu önderliğine’ geçiş hızını Kuantum bilgisayarlar bile hesaplayamaz kanımca. Türk milliyetçiliğinin kütlesi ‘uzay-zamanı’ bükmüştür. Artık, Tekir Yaylası Kurultayında ‘Warp Motoru’ muştusu beklemek hakkımız diye düşünüyorum.

Tek başına Türk milliyetçiliğinin sikletinin ‘uzay-zamanı’,  ‘bebek katili’- ‘kurucu önderlik’ aksında bükmesi beklenemez. Belli ki, bu cisme ‘uzay-zamanı’ bükecek sikleti veren Ankara’nın Balgat’ı değil, Nato’nun, Pentagon’un koridorları.

 Demirtaş’ın, ‘Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan… Allah hepsine uzun ve sağlıklı ömür versin…’açıklaması ve Sırrı Süreyya Önder’in, "Bahçeli birebir insan ilişkilerinde gördüğüm en zarif insanlardan biri… daha barış halayı çekeceğiz, …" minvalinde ki açıklamalarına sinmiş abartılı komplimanı, flörtöz tavırları her kes büyük bir şaşkınlık ile izledi.

 Her iki taraf, karşılıklı nefret ilişkisini aşka dönüştüren şeyin ‘küresel ve bölgesel risklerin sıcaklığı’ olduğunda hemfikir. Patron bellidir; Abdi’yi Colani’ye taşıyan helikopterin sahibi görücü, belli ki Ankara ile diğer mahfiller arasında da çöpçatanlık yapmaktadır. Kızın, ‘Nuh deyip peygamber demeyen’ milliyetçi abisine, ‘başlık parası’ olarak ne kadar verildiği ise ‘Devlet sırrı’.

Emperyalizm ve feodalizm yılanına sarılmaktan başka çare bırakmadıkları Kürtleri, ‘emperyalizmin maşası’ olmakla suçlamak, dün de bugün de moda. Cumhuriyet Türkiyesi için emperyalizm ile iş tutmak bir tercih meselesi iken, bugün, Kürtler için bir zarurettir, bir varlık-yokluk meselesidir. Denize düşen yılana sarılmıştır. Boş beleş anti-emperyalizm ezberi geveleyenlere bir tarafta Suriye Alevilerinin durumunu, diğer tarafta da İsraili’in kucağına itilen Dürzilerin durumunu göstermek yeter de artar sanırım.

Osmanlı’dan günümüze Kürt feodalizmine yatırım yapanlar, Kürtleri feodal olmakla, barbar ve bağnaz olmakla, vahşi olmakla suçluyor. Bu sebeple, asırlık bir meseleyi müzakere etme çağrısına bile, ‘köklü bir aileye mensup Kürt ağası’ diye başlıyorlar. Tarih yine kafiye yapıyor anlaşılan.

Türkiye’de Kürtler şeytanlaştırılmıştır; kimlikleri, kültürleri, gelenekleri, giyim kuşam alışkanlıkları vs. kriminalize edilmiştir. Sosyal ve siyasal taleplerinin içeriği tartışılmadan ‘ihanet’ ile damgalanmıştır. Hem iktidar hem de onun muhalifleri için Kürtlerin siyasal pozisyonu ‘seçimi satmak’ üzerine konumlanmıştır. Kürtlerin rasyonel siyasal tercih yapabileceği asla düşünülemez.

Benzer bir bakış, sistemin muhalifleri içinde söz konusu. Kayyumlar, hak ihlalleri, haksız-hukuksuz gözaltılar sürerken müzakere etmenin teslimiyet olacağını iddiasındalar; ilk çözüm sürecinde olduğu gibi istediğini aldıktan sonra devlet sürecin üzerine yatacağı iddiasındalar. Haklı olabilirler mi? Elbette, ancak…

Burada, ‘dostane uyarı’ olarak addedilebilecek olanların önemli bir kısmının da içten içe bir küçümseme, üstencilik, kibir, nizam verme içerdiği söylenebilir. Kürde verir talkını, kendisi yutar salkımı şeklinde.

Kürt siyaseti her şeyden önce her türlü barış ihtimaline cevap vermek durumundadır. Bu, Kürt siyasetinin, Kürt halkına olan borcudur. Kürdün tecrübesi arabayı atın önüne bağlayanları fark edecek düzeydedir. Çözüme ilişkin felaket düşleyenlerin onları arzuladığının farkında olarak ilk ‘çözüm sürecinin’ altında kaldığı Habur yanlışını tekrar etmemeye gayret göstermektedir. Barışın, adaletin onura ilişkin olduğunu; sürecin her iki tarafının da onurlandırılması ve ödüllendirilmesi gerektiği bilincine uygun tutum almaya çalışmaktadır. Bu hassasiyet bazen tuhaf açıklamalara, şaşırtan beyanlara yol açıyor mu? Elbette, ama…  

Kürtler süreç sonunda teslimiyet şartlarını kabul etseler ve hatta Erdoğan’a ömür boyu iktidarın yolunu açsalar dahi kimsenin sitem etmeye hakkı yoktur. Kürt halkı kendi emeği ile topladığını, kendi iradesi ile dağıtmıştır deyip dağılmak en doğru olandır.

Albert Einstein ile Niels Bohr  Kuantum mekaniği tartışırlarken Einstein, “Tanrı zar atmaz !”  der.  Karşılığında Niels Bohr,  “Albert Tanrıya ne yapacağını söylemeyi bırak !” der.

Biz de ‘Kürtlere ne yapacaklarını söylemeyi bıraksak mı?’  Ne dersiniz?

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Milena'ya Mektuplar / FRANZ KAFKA

Lilith’ten Lolita’ya Kadının Hikayesi / Tut Şunun Ucundan Yaşayalım Abi!...(6)

Emekli Maoriler Rahatsız