Kayıtlar

Barış Yaşatır....

Resim
Ne oyun değişti ne de oyuncular. Yıllardır yinelenen ama her seferinde sanki daha önce hiç oynanmamış gibi  hevesle sil baştan tekrar tekrar oynanan bir oyun. Bahsedildiği gibi öyle her seferinde dış güçlerin zoruyla sahaya sürülen oyuncuların gönülsüzce dahil oldukları bir oyun değil, aksine toplum olarak topyekun bir  katılımla gönüllüce oynadığımız bir ölüm oyunu bu. Herkesin kendi kahramanını arenaya sürdüğü,kendi şehidini kutsadığı bu kanlı oyunun kan kırmızısı ile çizilen kırmızı çizgileri ancak muktedirin iktidarına zeval gelmediği hallerde belirginleşir; muktedirin iktidarına zeval gelme olasılığı durumunda bütün çizgiler anlamını yitirir ve flulaşır. Arena da akan kanın her defasında tazelenmesi ile güçlenen bu kadim oyun, asıl gücünü aslında tribünleri dolduran seyircilerin kendilerinden geçercesine, avuçları patlayıp su toplayıncaya kadar çoşku ile katılmalarından alır. Seyirci kalabalıkları bu kanlı oyuna sırtlarını dönmedikçe; ölümü şahadet, kutsiyet,kahramanlık...

Kolay Değil Genç Ölmek.....

Resim
Bu topraklar Habil’in kardeşi Kabil’i öldürdüğünden bu yana Âdemoğlunun bir türlü adam olamadığı topraklardır. Âdem ile Havva’nın beşiklerini salladıkları medeniyetin ilk çocukları,  ayağa kalkar kalmaz işledikleri ilk cinayetin bedelini  halen daha ödetiyor bu coğrafyaya . Oldum olası zulüm, gözyaşı, kan, ölüm ile yoğrulan bu toprakların üzerinde yükselen medeniyet,  halen daha ekşimsi kan kokusundan kurtarabilmiş değil kendini. Nietzsche ‘nin deyimi ile oluk oluk kan akan bu coğrafyada “Yaşamak… Uzun süre hasta olmak demektir.”  Ne geçmişin çok tanrılı dinleri nede günümüzün tek tanrılı semavi dinleri çare olamadı bu coğrafyanın kadim hastalığına. Bilakis çare olsun umudu ile üretilen her tanrısal ecza bırakın tedavi etmeyi, hastalığın kronik bir tablo izlemesinin önünü açarak, öngörülmez yan etkileri ile yeni ve devamlı bir yıkımın müteahhitliğine taşere etti yaşamak denilen gaileyi. Bu coğrafya da “İnsanlar,  insana yaraşır şekilde yaşamamaktadır. ...

Ömür Denen Bu Yolda...

Resim
Şu ömür denilen kat ettiğim hayatın kısacık  yolunda,  devlet tedrisatının kafamıza vura vura öğrettiği gibi hayatın da bin bir eziyetle, cefayla öğretip bellettiği bir şey var ki; o da ömür  denilen bu kasislerle, tuzaklarla, pusularla dolu yolun  tüm mezalimine karşın, yaşadığımız bu şeyin yani hayatın kendisinin aslında zor bir meşgale olduğudur. Her ne kadar bir çoğumuz,  suçu bu meşum yolda, kasislerle, engellerle dolu bu yolda ilerlerken gümlettiğimiz,  bizi hayatın sonuna taşıyan bu aracın lastiğinin zayıflığına versek de bagajımızda duran stepnenin verdiği ferahlıktan olsa gerek pek dert etmeyiz yolun tüm engellerini; nasıl olsa direksiyonda olan bizler değil miyiz; elbette eninde sonunda bu direksiyona yön veren elin sahibi kavuşturacaktır mutlu müreffeh yarınlara bizi. Oysa ömür denilen bu yolda bizi taşıyan aracın bagajında her gümlediğinde değiştirip tekrar yola çıkacağımız sonsuz sayıda stepne bulunmuyor ne yazık ki. Son stepneyi de kullanıp...

Dünya Bize "Emanet"...Şimdilik.

Resim
Ah yaşam! Sen ne menem bir şeysin. Daha yaşama adım atar atmaz ağlattığın âdemoğlunu, yaşamdan çekip kopardığında ardından ağlatacak halde,  bir başına karanlık bir çukurun içinde kendi haline bırakırsın. O kadar kötüsün ki; doğduğunda üzerine giydirdiğin o mimikleri, kişiliği, tarzı, huyu, edayı, bilinci; özetle ruh denilen o cismani bedene canlılık veren bütün izleri bir kalemde silip attığında; âdemoğlu,  bedeni örten ipek gecelik bedenden sıyrıldığındaki gibi çıplak ve savunmasız kalır. Daha yaşama doğru ilk adımı attığında yazgısı olan bu çıplak gerçekliği tiz bir ağlama sesi ve bir dolu nefes ile üzerine giyen bu çaresiz ademden, verdiğin emaneti son bir nefesle üzerinden çekip geri alırken;  o garip, çaresiz ademoğluna kendi akıbeti üzerine ağlama fırsatı bile vermeyip;  o işi sıla-i rahime ihale ederek geçiştirirsin. Zavallı sıla-i rahim, bedeninden çekip kopardığın o cana mı ağlasın yoksa belirsiz bir zamanda her an kendi karşısına da çıkacak olan belirli ...

Gurur..! Mağrur Padişah.

Resim
O şişim şişim gerinen,  dağ gibi dimdik, bütün evren üzerinde tek hak sahibi olduğunu iddia edecek kadar bedbaht insanoğlu,  aslında her şeye rağmen gerçekte ne kadar da zayıf ve kırılgan değil mi? Koca bir yanılsamanın, büyük bir kendini kandırmanın ardına gizlenmiş olan bu insanoğlunun gölgesi,  ardında bıraktığı izlerin aksine  ne kadar zayıf, titrek ve geçici değil mi? Kendi gururunun yanıltıcı büyüklüğünün  gölgesi ardına gizlenen insanoğlu,   kabarmış postunun ardına gizlenmiş ama bir deri bir kemik kalmış kurbanlık bir koyun kadar zavallı ve biçare değil midir? Bir kurban olarak insanoğlunun,  kendine biçtiği geleceğin zifiri karanlığı, ruh dünyasının derinliklerinde istiflediği karanlık ile kıyas yapıldığında karanlığın tonu önemsizleşir.  İnsanoğlunun her zaman bir karanlık birde aydınlık yüzü olduğunu söylerler. Ama baskın bir renk olan karanlık her zaman insanoğlunun aydınlık tarafının hududuna doğru sinsice ilerleyerek ayd...